29 Kasım 2019 Cuma

Mecit Çakırusta’nın İmza Günü Etkinliği





Mecit Çakırusta’nın İmza Günü  Etkinliği
(İzlenim, Tanıklıklar ve Değerlendirmeler; 19 Şubat 2012, Pazar)

Her aklı başında ve vicdan sahibi insan gibi emperyalist-kapitalist sistemin çıkarına çalışan uluslararası kuruluşları sevmedim. Bu tür kuruluşlara hep kuşkuyla yaklaştım. Yapmaya çalıştıkları, iyi gibi gözüken şeyleri de menfaatlerine uygun olarak ve kötü birşeyleri maskelemek için tezgahladıklarını düşündüm. Cemiyet-i Akvam (“Milletler Cemiyeti”) ve (“BM”) Birleşmiş Milletler’in niçin kurulduğunu ve neler yaptığı biliyorum. BM’in, Sovyetler Birliği’nin ayakta olduğu dönemde, bazı dönemlerde ve bazı konularda emperyalist-kapitalist sistemin menfaatlerini savunma noktasında bazen çok rahat edemediğinin farkındayım. Özetle; BM, emperyalist-kapitalist sistemin kuruluşudur.

Ya UNESCO?! O nedir? BM’nin yan kuruluşu. UNESCO’nun bayram, yıllbaşı kartlarını hatırlarsınız. Bazen gazetelerde, “bu kartlardan satın alarak Afrika’daki aç çocuklara katkı sağlayabileceğiniz” şeklindeki ilan ve haberlere rastlamışsınızdır. Fotoğrafları hatırlayın; o, derisi kemiğine yapışmış Afrikalı aç çocukları o hale getiren emperyalist-kapitalist sistemi değil mi? BM de emperyalist-kapitalist sistemin koruyucu kuruluşu olduğuna göre; yine bu BM’nin UNESCO’su bu çocukları nasıl kurtaracak?! Önce çocukları bu hale getirip sonra da kurtarmaya çalışıyor gibi yapması insanın gözünden kaçmaz. Emperyalist-kapitalist sistem, önce insanları sömürüyor, ölecek noktaya getiriyor ve sonra da yardım ediyormuş gibi yapıyor. Bu davranışının altında bu sömürüyü saklamaktan öte başka bir şey yatmıyor. Ölen yine ölecek. UNESCO’nun bu “şeker yüzü” anadillerimiz konusunda da karşımıza çıkıyor. Emperyalist-kapitalist sistemin şu “şeker yüzlü” UNESCO’sunun  ilan ettiği ve yıllardır Türkiye’de de kimilerinin  canhıraş kutladığı şu “uluslararası anadili günü”nün de bu sömürüyü saklamaktan öte başka bir şey olmadığına itirazı olan var mı?! Anadillerimizi öldürmesi için, “Türk” Burjuvajisine her türlü desteği veren  uluslararası emperyalist-kapitalist sistem değil mi?! Şimdi o uluslararası sömürü sisteminin “şeker yüzü” UNESCO;  nasıl derisi kemiğine yapışmış ve ölümün arefesindeki o afrikalı çocuğa yardım eder gibi sahtekarca bir tavır içindeyse, ölmekte olan anadillerimize karşı da aynı sahtekarca tavrı sergiliyor. Uluslararası emperyalist-kapitalist sistem- BM- UNESCO ilişkisini görmek için çok zeki olmak gerekmiyor. Hele UNESCO’nun “anadili günü”nü bütün bu farkındalıkları ortaya koymadan kutlamaya çalışmak, “Stokholm Sendromu” veya “katiline aşık olmak” gibi bir şey olsa gerek! UNESCO’yu referans alıp, onun “anadili günü”nü kutlayan yaşını başını almış, anti-emperyalist bir mazisi olan kimselere ne demeli?!

Kimi insanlar UNESCO’yu neden  kendilerine neden bayrak ve referans olarak görüyor?! Bunun iki cevabı olabilir. Ya;  uluslararası emperyalist-kapitalist sistemi bilmiyorlar, tanımıyorlar. Ya da; bu uluslararası emperyalist-kapitalist sistemin kimi kurumlarıyla gizli-açık bağlantıları var, oradan nemalanıyorlar. Her iki durumda da karşımıza bir gerçeklik çıkıyor: Maksatları, anadil felan değil; egolarını tatmin etmenin yolunu böyle bulmuşlar. O durumda da bir yandan “anadilimiz ölüyor” deyip, öte yandan da “bu anadilleri” öldüren sistemin değirmenine su taşımış olmuyorlar mı?! Bunu yerine  emperyalist-kapitalist sistemin ve onun “şeker yüzü” UNESCO’nun sinsiliğinin farkında olduklarını belirtip başka türlü bir davranış sergileyemezler mi?!

Yıllardır şu UNESCO’nun “anadili günü kutlamaları”na ilişkin bir makale yazmayı düşünmüşümdür. Ancak  her defasında da “21 Şubat”ı çeşitli sebeplerden ıskalamışımdır. Bu yıl, bu konuya ilişkin birşeyler yazıp insanlarla paylaşmayı düşündüm önce. Sonra da facebook’taki duvarımda kısa bir mesaj paylaşmak geldi aklıma. Hem yazacağım makale, hem de  bu kısa mesaj için kafa yormaya, notlar almaya çalışmıştım ki, telefonum çaldı. Karşıdaki ses Lazika Yayın Kollektifi’nden Mustafa Çupina idi. Her zamanki olgunlugu, sevecenliği ve samimiyetiyle, “anadili günü kutlaması ve Mecit Çakırusta’nın Lazca olarak yayınlanan kitabı “Dutxuri P’alik’ari” için bir toplantı yapacaklarını, beni de konuşmacı olarak davet etmek istediklerini,” söyledi. Katılıp katılamayacağımı sordu. Katılmaktan şeref duyacağımı belirttim. Ardından da, “benim BM konusunda, UNESCO konusunda, şu “uluslararası anadili günü” konusunda farklı düşüncelerim olduğunu, konuşmama, kuşkusuz bu duruşumun da yansıyacağını,” açıklama ihtiyacı hissettim. Mustafa Çupina, “bu konuda hiç şüphe duymamam gerektiğini, konuşmacıların özgürce kendilerini ifade etmelerini,” istediklerini söyledi. Tabi, söylediklerine mutlu oldum. 19 Şubat’ta yapacakları toplantıya katılacağımı belirttim.

Bu toplantı için nasıl bir konuşma hazırlamalıydım?! Mustafa Çupina’nın telefonundan sonra buna kafa yormaya başladım. Ancak önce şuna karar vermeliydim: Konuşmam Lazca mı olmalıydı? Türkçe mi? Konuşmayı Lazca yapıp sonradan Türkçe bir özetini açıklamam nasıl olurdu? Sonunda konuşmayı Lazca olarak yapmaya karar verdim. Lazca konuşma metnini hazırlamaya koyuldum hemen. Kısa bir metin olmalıydı. Kısa cümleler kullanmalıydım. Anlaşılır bir dil tutturmalıydım. Başta düşüncem kısa bir metin hazırlamaktı. Ancak metin bittiğinde üçbuçuk sayfayı bulmuştu. Konuşma metnimi dört bölümden oluşturdum. İlki; Lazlara ve Lazcaya ilişkindi. Lazların tarih, coğrafya ve geçmişleriyle çok eski bir halk olduklarına vurgu yaptım. Hem Lazlara hem de ataları K’olkhlara ilişkin yazmış olan Rodoslu Apollonius, Ksenephon, Plinius, Prokopius, Agatias, Priskos, Menandros, Arrianus, Teophenes gibi yazarların adlarını andım.

Konuşma metnimin ikinci bölümünde; Mecit Çakırusta’nın ne kadar önemli bir iş yaptığını vurguladım. Babamın, kendisiyle eski arkadaş olduklarına ve elli yıl önce bir süre komşu olduğumuzu belirttim.   

Üçüncü bölümü Lazika Yayın Kollektifi’ne ayırdım. Lazca eserler yayınlamakla ne kadar önemli bir iş yaptıklarına dikkat çekmeye çalıştım. Bu sebeple de Lazca konusunda duyarlı olan aydınların bu yayın kolektifine destek olmalarının önemini belirttim. Son bölümde ise; UNESCO’nun uluslararası emperyalist-kapitalist sistemin “şeker yüzü” olduğuna dikkat çektim. Amerikan Emperyalizmi’nin Irak ve Libya’da yaptıklarına, Suriye’de yapmaya çalıştıklarına vurgu yaptım. Bu son bölümde, Sovyetler Birliği’nin ilk döneminde Aç’aristan ve Abhkhazya Lazlarının “kültürel haklar”ına vurgu yaptım: Lazların Anadil Okulları vardı, gazeteleri vardı, tiyatroları vardı. TKP’nin kurucular komitesi üyesi Topçuoğlu Osmani Pazarlı bir Lazdı. Laz Okulları direktörü İskender Tzitaşi’yi ve Laz emek mücadelesinin önderi Safiye Hanımı da andım.

Şimdi sıra bu konuşma metnini önce okumaya sonra da metne bakmadan konuşmaya geldi. Bu işin kolay olmadığını biliyordum. Birkaç kez prova yaptım. Artık 19 Şubat’a hazırdım.
Yukarıda belirttiğim gibi; facebook’taki duvarıma da bir mesaj yazdım. Amacım, 21 Şubat’ı  anadillerimizi savunuyormuş gibi yapıp da UNESCO’yu referans gösterip emperyalist- kapitalist sistemi bilinçli-bilinçsiz olarak aklamaya çalışanların hareket alanını daraltmaya çalışmaktı. Facebook’taki duvarıma şöyle bir mesaj yazdım:
 
“  ‎21 Şubat’ı “anadili günü” ilan etmek emperyalistlerin iki yüzlülüğünün ve günah çıkarmak istemelerinin bir ifadesidir. Emperyalistlerin kuruluşu “Birleşmiş Milletler”in günah çıkarma birimi “UNESCO”nun merhametine ihtiyacımız yok . 21 Şubat’ı “anadili günü” olarak kabul etmek ve kutlamak ve “UNESCO”yu kendimize referans almak emperyalistlerin gölgesine sığınmaktan başka bir şey değildir. bu yılki 21 Şubat toplantılarımızda UNESCO’ya teslim bayrağı çekmeyelim. Emperyalizmin iki yüzlülüğünü açığa vuralım. Artık “anadillerimiz ölüyor” sakızını da çiğnemeyelim. Emperyalistlerin iki yüzlü kurumu UNESCO’nun 21 Şubat’ı ağlama duvarı haline getirmesine karşı, anadillerimiz için somut projelerimizle aktivitelere katılalım. Hem emperyalistlerin kurumu UNESCO’nun iki yüzlülüğünü hem de  bu iki yüzlülüğün ağlama duvarında timsah gözyaşları dökenleri açığa vuralım.”
Emperyalizmi ve onun “şeker yüzü” UNESCO’yu hedef alan facebook duvarımdaki bu kısa mesajıma tek tepki (“GKM”) Gürcü Kültür Merkezi Başkanı Eşref Yılmaz’dan geldi. Burada bir yorum yapmak istemiyorum. Belki kendisi birgün, emperyalist-kapitalist sisteme ve onun UNESCO’suna karşı çıkmış olmama neden karşı çıktığını bir bir makale yazarak açıklama ihtiyacı hisseder de biz de davranışınız öğreniriz!
Lazika Yayın Kollektifi’nin 19 Şubat toplantısı için Lazca konuşma metnim hazırdı. Facebook’taki duvarıma mesajımı da yazmıştım. Şimdi sıra yazacağım makaleye gelmişti:  “Yine Geldi 21 Şubat (“Xolo Komoxtu 21 K’undura”). Notlar alıyor, yazıyı düzenlemeye çalışıyordum. Nitekim o makalem aynı başlıkla 21 Şubat 2012’de www.yusufbulut.com adlı sitede yayınlandı.
Uzun yıllardır kendisiyle görüşemediğim Ali Çurey ile telefonla da olsa bir süre önce tekrar bağlantı kurmuştuk. Bir araya gelmek istiyorduk. Lazika Yayın Kollektifi’nin bu toplantısına kendisini de davet ettim. Demokrat Gürcüler Platformu’ndan Nevzat Kaya’yı da etkinliğe davet ettim. Etkinlikte kendisine de söz verilme ihtimali bulunduğuna dikkat çekerek hazırlıklı olmasını önerdim.
 
Lazika Yayın Kollektifi, 19 Şubat 2012’deki  bu etkinliği şöyle duyurdu:


Değerli kültür dostlarımız, anadili farkındalığını arttırmak, anadilimizin güncel durumunu analiz etmek ve değerlendirmek için düzenleyeceğimiz Anadili etkinliklerinde sizleri de aramızda görmeyi, anadil sorumluluğumuzu sizlerle de paylaşmayı temenni ediyoruz.



Etkinlik programı:

1. Açılış Konuşması (Lazika Yayın Kollektifi)

2. Anadili Günü Paneli

Konuşmacılar:

Ali İhsan Aksamaz

Tahsin Ocaklı

3. İmza Günü

Mecit Çakırusta yeni çıkan "Dutxuri Palikari" adlı kitabını imzalıyor.

4. Kokteyl”
Lazika Yayın Kollektifi’den yapılan bir diğer açıklamada da şöyle deniyordu:

Değerli dostlar,

Yarın Lazika Yayın Kollektifi olarak "Anadili Günü" ve "Mecit Çakırusta imza günü" düzenleyeceğimizi duyurmuştuk. Etkinliği biraz daha açıklama gereği duyuyoruz.

Bilindiği üzere Mecit Çakırusta Laz kültür hareketinin her safhasında yer almış, önemli bir tarihi ve kültürel birikime sahip "tişineri/ umçane" bir Lazdır. Onun bu birikimlerinin bir bölümünü aktardığı "Dutxuri Ṗaliǩari/ Dutxa (Tunca) Delikanlısı" adlı kitabı hem Laz kültürü hem de yakın dönem Laz tarihi açısından önemli bir eserdir. Ayrıca söz konusu kitap "ilk Lazca otobiyografi" olması açısından da Yazılı Laz Edebiyatındaki yerini almıştır!

Lazika Yayın Kollektifi'nin geçen hafta yayımladığı kitap, okuyucularıyla ilk kez yarınki anadili ve imza günü etkinliğinde buluşacaktır.

Gerek anadili günü çerçevesinde yapılacak panel ve tartışmalar gerekse imza günü ile okuyucularıyla buluşacak yeni kitap hasebiyle sizi bu tarihi güne tanıklık etmeye davet ediyoruz.”

           19 Şubat günü önce tramvay ve ardından da bir vapur yolculuğundan sonra Kadıköy’e geçtim. Yolculuğum sırasında toplantı yeri konusunda Ali Çurey, İsmail Bucaklişi ve Mustafa Çupina ile birkaç kez telefon görüşmesi yaptık.  Ali Çurey’in salimen oraya vardığından emin oldum. Nevzat Kaya da telefon ettim. Bir başka etkinliğe katılacağını, o etkinlikten sonra vakit kalırsa kendisinin de geleceğini belirtti. Ancak işleri uzadığı için toplantıya gelemedi. Konuşma metnimi gözden geçirdim.

           Yazdan kalma denilebilecek bir gündü. Vapurdan indikten sonra kısa bir yürümeyle toplantının yapılacağı “İsina Bar”a ulaştım. Etkinlik üst kattaymış. Dar merdivenden hızlı adımlarla çıktım. İlk karşılaştıklarım; Mustafa Çupina, Orhan Sapan, Rıdvan Özkurt Anç’aşi, Eylem Bostancı ve İrfan Çağatay Aleksişi idi. Selamlaştık. Ardından da bir masada oturan Ali Çurey ile karşılaştım. El sıkıştık. Kucaklaştık. Kendisini  Rıdvan Özkurt Anç’aşi ile tanıştırdım. Oturduk sohbete başladık. Görüşmediğim uzun yıllar Ali Çurey’den fazla bir şey almamış. Hafızası canlı. Hiçbir ayrıntıyı unutmumamış. Yüreği yine Kafkasya sevgisi ve Kafkasya dillerinin yaşamasına ilişkin sıcaklıkla dopdolu. Kendisine hemen Mecit Çakırusta’nın Lazca olarak yayınlanan otobiyokrafik kitabını uzattım. İlgi ve sevgiyle incelemeye başladı.

           Mekan yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlamıştı. Lazca sohbetler, konuşmalar birbirine karışıyordu. Mecit Çakırusta ve torunu da oradaydı. Emektarlardan Yılmaz Avcı, yıllardır bu tür toplantıları hiç kaçırmayan Ali Osman  Öziskender, Yaşar Bayraktar, Asım Bayrakoğlu, Yalçın Ersoy, Tahsin Ocaklı ilk gözüme çarpanlardı.

           Misafirlere kırmızı şarap ve ardından da çay ikramında bulunuldu. Konuşmacıların sunum yapacağı ve oturacağı masa, kürsü ve mikrofon hazırlandı.

           Ali Çurey ile Türkiye’de kimliklerimizin geleceğine ilişkin kaygularımız üzerine konuştuk. ABD’nin, Kafkasya’ya girmeye çalışmasının doğurabileceği kötü sonuçlar konusunda sohbet ettik. Fikirlerimizi paylaştık. Gürcüstan’ın hem Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde hem de bugün ne gibi hatalar yaptığının üzerinde durduk. ABD’yi Kafkasya’ya Rusya Federasyonu’nun burnunun  dibine sokmaya çalışmasının Kafkasya ve Kafkasya halkları için hiç de hayırlı olmadığını konuştuk. Rusya, Kafkasya’ya ABD gibi dışarıdan bir güç değildi. Nereden bakılırsa en azında Sovyetler Birliği dönemindeki ortak vatan ve yurttaşlık ve ortak edinilmişlikler vardı. Bunlar göz ardı edilemezdi. Önemli olan Çerkes kimliğinin Kafkasya’da diliyle mümkün olduğu ölçüde yaşaması ve yaşatılmasıydı. Rus halkı kesinlikle düşman değildi. Çok dikkatli davranılmalıydı. Bütün bunlar konuşuluyorken söz döndü dolaştı Çeçen dostumuz (rahmetli) Tarık Cemal Kutlu’ya geldi.

           Tarık Cemal Kutlu’yu andık. Ali Çurey, bir tanıklığını anlattı: Cohar Dudayev Türkiye’ye gelmiştir. Bir toplantı yapılır. Ali Çurey, bu toplantıya katılanlar arasındadır. Tarık Cemal Kutlu da. Toplantıya kısa bir süre dönemin parti liderlerinden Alparslan Türkeş de katılır; toplantıdan ayrılıken yanındakilere Cohar Dudayev ile ilgili şunları söyler: “ Bu genç generale söyleyin; Rusya’ya karşı dikkatli davransın.” Çeçenlerin yaşadıkları trajedileri biliyoruz. Türkiye’de trübünlere neler söylendiği malum! Ama gerçeklik çok farklı. Sovyetler Birliği’nin dağılış döneminde yaşananları biliyorsunuz. İki birlik cumhuriyeti Gürcüstan ve  Azerbeycan ve özerk bölge Çeçenistan liderlikleri hata yapmışlar; halklarının ölmelerine, sürgünlerine ve acı çekmelerine sebep olmuşlardır.

           Toplantı resmen başlamak üzereydi. Toplantıyı yöneten Esat Sarı, beni konuşmacıların sunumlarını yapacakları masa ve kürsünün bulunduğu yere çağıdı. Ali Çurey’den izin istedim. Oradan ayrıldım.

 Hemen belirtmeliyim; insanların kimliklerinin en belirgin özelliği olan anadillerini, Lazcayı şehvetle konuşmaları karşısında Ali Çurey’ın, oldukça şaşırmış olduğunu gördüm. Bu durum onu keyiflendirmişti. Nitekim kendisine de söz verildiğinde bu duygularını açıklama fırsatı buldu.

Toplantının yöneticisi Esat Sarı, Lazca bir açılış konuşması yaptı. Bu toplantının neden yapıldığına ilişkin bilgi verdi.  “Anadili günü” ve Mecit Çakırusta’nın Lazika Yayın Kollektifinden çıkan “Dutxuri P’alik’ari” ( “Tuncalı Genç”) adlı kitabının imza günü  için toplanıldığına işaret etti. Laz kimliğinin önemli nişanesi olan Lazcanın yaşatılması için gelecekte neler yapılacağına ilişkin de  fikirler de alınacağını belirtti. Esat Sarı, daha sonra bu toplantıda konuşacak olan beni ve Tahsin Ocaklı’yı misafirlere tanıttı. Ardından da sözü bana verdi.

Kalktım. Konuşacağım kürsünün arkasında durdum. Lazca konuşma metnini okumanın değil de konuşmanın daha uygun olacağına inandığım için konuşmaya başladım. Lazca olarak yaptığım konuşmamda, yukarıda belirttiğim dört noktaya dikkat çektim:  Lazlar Doğu Karadeniz ve Güney Kafkasya’nın yerli ve  çok eski bir halkıdır. Lazca ise çok eski bir dildir. Mecit Çakırusta bir kahramandır, hem kendi anadili hem de yaşadığı ülkenin halklarının birliği ve refahı için çalışmıştır. Lazika yayın Kollektifi Lazcaya destek oluyor. Her Laz aydını da bu kollektife destek olmalıdır. Bir farkındalığımız var; BM ve UNESCO emperyalist-kapitalist sistemin kurumlarıdır; anadilimizin  bu durumundan o sorumludur. Lazca, Sovyetler Birliği’nin ilk dönemlerinde Aç’aristan ve Abkhazyadaki anadil okullarında okutuluyordu. Lazca kitaplar vardı. Lazca gazete vardı. Lazca tiyatrolar sergileniyordu.
Konuşmamı Türkçe’ye İrfan Çağatay Aleksişi aktardı. Daha sonra Erkan Ocaklı’ya söz verildi. Anadil konusunda önemli noktalara dikkat çekti. Bir dilin yaşaması için mutlaka yazılması ve eğitiminin de verilmesi gerektiğine  vurgu yaptı. Lazika Yayın Kolektifi’nin yaptıklarının çok önemli olduğunu belirtti. Toplantıya katılan Laz annelerle Lazca diyaloglar kurarak konuşmasına başka bir soluk kattı. Laz kadınlarının geçmişteki yaşantılarına ilişkin kesitleri onların ağzından bizlerle paylaştı.

Esat Sarı, daha sonra Çerkes dostumuz Ali Çurey’in de  toplantıya katkıda bulunmasını istedi. Ali Çurey özetle şunları söyledi: “ Yürekten söylüyorum, bugün Lazım ben.  Her Laz insanının duyacağı heyecanı duyuyorum. Hele bu anadil meselelerini dinledikten sonra göğüsüm kabardı; gururlandım. Tanrı’ya şükürle olsun ki, Lazcayı da bu kadar net, güzel, duru olarak dinleme imkanını bana verdi. Kafkas Halklarının tüm sıcaklığını, tüm duyarlılığını bu odada, bu sıcak insanlardan ziyadesiyle aldım. 1965 yılında, Georges Dumézil diye bir Fransız bilimadamıyla tanıştık. Şimdi ölü bir dil sayılan Vubıhça’dan bahsediyordu. Ben de ona dedim ki; ‘Hocam, ölü dil, bu Vubıhça ile uğraşacağına, ölmek üzere olan Adığece’yi kurtaralım. Sonra bugün Vubıhça konuşan kaç kişi kaldı ki?!  Dumézil, bunun üzerine şöyle dedi: ‘Bak delikanlı, şu anda Vubıhça konuşan onaltı kişi tespit ettim.’ 1965 yılında. ‘Bunların hepsi benden sonra ölecek,’ dedi. ‘O halde bu dil yaşıyor,’ dedi. Dil, dili kullanan ve dilin yaşamasını isteyenlerin sayısı önemli değil. Onu yaşatmak isteyenlerin yürekten ona sadık kalmaları önemli. Kanaatim o. Bir kazan sütü, üç-beş kaşık maya ile yoğurt haline getiriyoruz. Toplum da böyle bir şey. Büyük bir kazan gibidir. Onu mayalayacak olanlar, işte Mecit Amcalar gibi, Ali İhsan Kardeşim gibi insanlardır. Onları iyi koruyalım. Onlara gerçekten; şunu esirgemeyelim: onların emeklerini takdir edelim. Onların emekleri gelecek nesiller için biraz rehber, biraz ışık, birer meşale olacaktır. Korkmayın Lazca yaşayacak. Benim bugün gördüğüm, şu bir avuç insan, bunu yaşatacak ve yaşayacak. Hiç kimse endişe etmesin. Bizi tanzim eden ve bu dili bize veren Tanrı adına Lazcayı yaşatalım. Çünkü tarihin hiç beklenmedik, hiç umulmadık anahtarları, böyle küçük halkların dillerinde sözcüklerde saklıdır.Yaşasın Lazca ”

Esat Sarı, Kuran-ı Kerim’in mesajının Lazca olarak da anlaşılabileceğine dikkat çekti. Daha sonra da kürsüye Mustafa Dudulaşi’yi davet etti. Mustafa Dudulaşi konuşmasının tamamını, duru ve anlaşılır bir Lazca ile yaptı. Ali Çurey’in söylediklerine atıfta bulunarak, onun konuya ilişkin bazı söylediklerini zaten Kuran-ı Kerim’in de öyle yazdığını belirtti. İnsanların, birbirlerini tanımaları için farklı farklı yaratıldıklarına dikkat çekti. Bunun ilahi bir hediye olduğunu söyledi: “Allah bize Lazcayı hediye verdi, Biz de ona bakacağız. Bazı sureleri Lazcaya çevirdim. Ancak çok zor bir iş. Bir kişinin işi değil. Birlikte yapılması gereken bir iş. Ancak İnşallah yapabiliriz. Arapça, dünyanın en zengin dillerinden biri. Öyle olmasına rağmen, K’uran-ı Kerim’i Lazcaya çevirebiliriz. Lazca bu anlamda yeterlidir; zengindir.”  Mustafa Dudulaşi, Lazcaya nananena “anadil” değil “gurinena” (“yürek dili”) demenin daha doğru olduğuna inandığını belirtti. Bu kullanımı teklif etti.  Hocaların Lazca konuşan halka Lazca hitap etmelerinin daha uygun olduğu düşüncesinde olduğunu söyledi. İnce zeka ürünü söylemleriyle, resmi ideolojinin nasıl insanları tesiri altına aldığına ve uyuşturduğuna  ilişkin çok güzel örnekler verdi. Mustafa Dudulaşi, daha sonra K’uran-ı Kerim’in Bakara Suresi’ni Lazca olarak okudu. Tam bu sırada bir camiiden de ezan okunmaya başladı; İkinci Namazı vaktiydi. Alçak gönüllü, sempatik bir genç olan Mustafa Dudulaşi’nin çok hoş bir sunum yaptığını belirtmelim. Ümit ederim, öldüğüm zaman cenaze törenimi Lazca olarak Mustafa Dudulaşi yönetir.

Daha sonra Ridvan Özkurt Anç’aşi, yayınlanmış “Çona” (“Işık”) adlı Lazca şiir kitabından okuduğu birbirinden güzel şiirleriyle toplantıya renk kattı; günün anlamına uygun bir tutum sergiledi. Kendisine tutumuyla Muhammet Arnavutoğlu Cursupeşi eşlik etti.  Esat Sarı, şiirlerini okuması için, Asım Bayrakoğlu’nu kürsüye davet etti. Asım Bayrakoğlu, Lazcanın yaşatılması konusunda duyarlılık gösterenlere teşekkür etti; bu çabalara desteğini açıkladı. Laz Kültür Derneği için yazmış olduğu Lazca bir şiirini okudu. Ondan sonra Yılmaz Avcı’ya söz verildi. Lazca’yı çocukluğundan beri yazmak için çok kafa yorduğunu söyledi. Lazca olarak yayınlamış eserlerinden bahsetti. Halen baskıya hazır Lazca çalışmalarının bulunduğunu duyurdu. Benimle birlikte Gürcüstan’a gittiğini ve bu gezinin notlarını Lazca olarak kaleme aldığını söyledi. Ardından da herkesi coşturan şiirlerinden okudu: “Çkin Lazi Voret” (“Biz Laz’ız”), “K’olxeti” (Kolkh Ülkesi”).

Daha sonra kürsüye gelen Mustafa Çupina, konuşmasına Lazca başladı. Lazca şiirler okudu. Anadil, kişilik ve  kimlik konusuna dikkat çekti. Bir çocuğun aynı anda hem anadilini hem de resmi dili öğrenebileceğini ve bu durumun çocuğum gelişiminde, öğrenmesinde, kendisini ifade etmesinde ne kadar önemli olduğuna vurgu yaptı. Yalanlarla insanların oyalandığını, hem Lazcayı hem de Türkçeyi iyi konuşan insanları yetiştirmenin mümkün olduğunu, ancak egemenlerin bunun önüne şimdiye kadar hep set çektiklerini belirtti. Egemenlerin Almanya’da da, Türkiye’de de anadillerine karşı aynı  suçu işlediklerini söyledi. Eğitimci kimliğiyle de anadili konusuna bir başka açıdan dikkat çekmiş oldu. Anadilinin bizi, biz yaptığını vurguladı. Bir safsataya dikkat çekti: ‘Eğer çocuklarınız Lazcayı öğrenirse, Türkçe’yi öğrenemez!’ Bu safsata Almanya’da da var: ‘Çocuklarınız Türkçeyi öğrenirse, Almancayı öğrenemez!’ Ben yedi yıl Almanya’da kaldım. Öğretmenlik yaptım. Bu safsatalar doğru olsaydı, ben karşınızda olamayacaktım. Egemenlerin safsatası doğru olsaydı, Ali İhsan Aksamaz kardeşim, Tahsin Ocaklı kardeşim nasıl anadilleri Lazca olduğu halde , yüksek öğrenim gördüler ve başarılı oldular öyleyse?! Pedagoglar diyor ki: ‘anadilini öğrenen bir kişi, ikinci dili çok kolay öğrenir’. Anadili olmadan kişilik olmaz. Kültürlerin ölümü insanlığın ölümüdür. Kültürleri öldürmek, dilleri öldürmektir. O zaman ne yapacağız?! Aynı dili konuşacağız! Herşey homojenleşecek. Sıra nereye gelecek?! Lazca öldü mü sıra Türkçeye gelecek! E İngilizce var; herşeyi anlatıyor! Veya Fransızların dil polisleri var. Onların dili öğrenilecek. Zaten Almanlar, bütün sözcüklerin Almanca olarak söylenmesini isterler. Ama bir Alman, mühendis olduğu zaman o herşeyiyle o mesleğin hakkını verir. Neden?! Çünkü o kendi kültürüyle, diliyle yetişir de ondan. Az önce arkadaşlarımız ne güzel şiirler okudular. Peki biz yaratamayız mı?! Yaratabiliriz. Her işin başı sevgi. Lazcamız o kadar zengin ki. Yeter ki, bunu algılayalım. Şu komleksi lütfen edinmeyelim: ‘Lazca bileceksin de ne olacak?!’ Bilmeyeceksin de ne olacak?! Bir onu düşün be gafil adam!  Ben böyle değerlendiriyorum, sevgili arkadaşlar.”

Son olarak Mecit Çakırusta söz aldı. Kürsüden özetle şu noktalara dikkat çekti: “Cumhuriyetten yedi ay yedi gün daha büyüğüm. İlkokul çağına geldiğimde köyde okul yoktu. Camiye gidiyorduk. Camide dini dersler alıyorduk. İmami Vaidi diye bir hoca vardı. İmam Vaidi, cenazeleri, Lazca dua ederek gömerdi. O zaman Türkçe yoktu. Çok az kişi Türkçe biliyordu. Cenazeler bizde Lazca dua ile gömülürdü.  Bilahare ilkokul açıldı. İlkokula gittik. Türkçe konuşmak zorundan, Türkçe öğrenmeye başladık. Ve dışarda Lazca konuştuğumuz için, kimi arkadaşlar öğretmene şikayet ederlerdi. Öğretmenden yediğim dayaklar neticesinde, her halde çok koyu Lazlaşmışım! Ve Lazcayı hep daha nasıl geliştirebilirim?! Daha nasıl hayatiyete dökebilirim diye bilahare bunun mücadelesini verdim. Üç yaşımdaydım babam vefat etti. 14 yaşımdaydım annem vefat etti. Ve İstanbul’a gitmek zorunda kaldım.”

Mecit Çakırusta, Dutkhe’den İstanbul’a geliş öyküsünü, nasıl çalışmaya başladığını anlattı. Ardından da sendikacı olduğu için, TİP’in öncü işçilerinden olduğu için ne muamelelere uğradığı konusunda bigi verdi. Konuşmasının ardından  kitaplarını imzaladı. Kendisine iki kitap imzalattım. Biri babam, biri de kendim için. Bir ara Mustafa Sonbay’ı gördüm el sıkıştık.   Mecit Çakırusta, Yılmaz Avcı, Esat Sarı, İrfan Çağatay Aleksişi, Yalçın Ersoy ve diğer arkadaş ve dostlarla vedalaştım; konuşmama ilişkin düşüncelerini, tepkileri sordum. İsmail Bucaklişi elinde fotoğraf makinası toplantıyı ölümsüzleştirmek için oradan oraya koşuşturuyordu hep Sonra  beni kilisenin önüne kadar götürdü. Orada bir süre ayaküstü sohbet ettik. Vedalaştık. Koltuğumunun altında iki adet “Dutxuri P’alik’ari” adlı kitabla, vapurla Eminönüne gitmek üzere iskeleye doğru adımlarımı sıklaştırdm.

Bekleme salonunda ve vapur yolcuğum sırasında kitabı okumaya çalıştım. Yüreğim sevinç doluydu. Lazca kitaplar artık birbiri peşisıra yayınlanıyordu. Bu Laz dili ve kimliği için önemli bir gelişmeydi. Bu çalışmalara katkı sunan herkesin birer kahraman, birer fedayi olduğuna kuşku yok.

Bu “anadili toplantısı”nda bir konu dikkatimi çekti, daha doğrusu düşüncelerimi teyid etti: Anadili önemlidir; yaşaması için mutlaka yazılması ve eğitiminin verilmesi gerekir. Okulda da eğitim-öğretiminin verilmesi şart. Böyle bir destekten yoksun bir dilin yaşaması, gelişmesi, gelecek kuşaklara aktarılması imkansızdır. Anadili, kişinin kişiliğinin de, toplumun kolektif kimliğin de temelidir. “Türk” Burjuvazisi, resmi ideolojisi, resmi tarih tezleriyle yalnızca anadillerimize karşı bir insanlık suçu uygulamakla kalmamış, uygulamalarıyla bu anadillerini konuşan halklar arasından çıkacak dayanışmacı entelektüel bilincin gelişmesini de engellemiştir. Bu bütün anadilleri için aynı. Lazca da, Çerkesçe de, Gürcüce de, Abazaca da aynı kaderi paylaşıyor.

Mecit Çakırusta’ın anlattıklarına kulak verin; anadili Lazca olan bir çocuk, Lazca konuştuğu için okulda baskıya uğruyor, dayak yiyor, kişiliği örseleniyor. Pedagojik açıdan bakıldığında, bu çocuk ilk bilgilenmeleri, kendi anadilinde, Lazca olarak almış. Şimdi okulda, kendisine bu bilgilenmeyi sunan anadilini terketmesi için baskı uygulanıyor. Bu durum çocuğun travma geçirmesine sebep oluyor. Bilmediği bir dilde eğitim- öğretime, bilmediği alanlarda, bilmediği kavramlarla “bilgi verilmeye” çalışılıyor. Bu nedir?! Eğitim- öğretim mi, işkence mi?! İnsanlarımız bütün bunları yaşadı. Günlük hayatında Lazca ile işlerin yürüdüğü, cenazelerin Lazca dualarla kaldırıldığı bir ortamdan birden Türkçeye zorla geçiş. Bu konu üzerinde bilim insanlarının mutlaka durması gerekir.

İnsanlar Lazlıklarını unutsun diye  Lazca yasaklanıyor. Konuşma alanları daraltılıyor. Toprak yolda konuşan neşeli, canlı insanlar; asfalt yolda ve telefonda  Türkçe konuşmak için çırpınıyor, çaba harcıyorlar, zorlanıyorlar. Anlatılanlardan bunlar kafamda yer ediyor. Oysa bugün;  Lazcaları ne Lazca, Türkçeleri de ne Türkçe! Hayatı algılayamaz ve kendilerini ifade edemez  hale gelmiş birkaç kuşak ve onların yetiştirdikleri çocuklar. İşte bu noktada; Lazika Yayın Kolektifi’nin çabalarını görmemezlikten gelmek ve onlara sırt dönmek “Türk” Burjuvazisinin “arabesk” resmi ideoloji ve tarih tezlerine destek vermekten başka bir anlama gelmiyor artık. Çünkü bu kolektif, Lazcanın yazılı ve standart bir dil haline gelmesi için çaba harcıyor. Lazca bildiğini ve konuştuğunu zanneden her Laz aydınının bunun farkında olması gerekir. Bu tür aydınların Lazcalarını geliştirmeleri gerektiğinin de farkındalığında olmaları şart. Lazca kötü günler gördü. Ancak görüyoruz ki, Lazca bugün bile yazılı bir edebiyat dilidir. Lazika Yayın Kolektifi ne yapıyor?! Hem Laz yazarların, şairlerin Lazca eserlerini yayınlıyor, hem de  “ Ç’it’a Mapaskiri” (“Küçük Prens”) gibi  dünya klasiklerini Lazca yayınlama gibi bir gündemi var.Kuran-ı Kerim ve İncil-i Şerif’in Lazcalarını da görmek artık şaşırtıcı olmamalı. Bu çabalar, yıllardır küçümsenen Lazcanın dostlarını mutlu ederken, “Türk” Burjuvazisine ve onun resmi ideoloji ve tarih tezlerine hizmet eden ve bu hizmetleriyle nemalandırılmayı bekleyenleri kudurtuyor. Bunun örnekleri basında da görüyoruz.

Artık geriye dönüş yok. Herkes bu duruma kendisini alıştırmalı. Şimdi filmi geriye çevirelim. 1920’li yılların ilk yarısına dönelim. “Türk” Burjuvazisi akıllı davranıp okullarda anadil dersleri de verseydi; maarif bu anadillerde kitaplar yayınlasaydı; radyolarda bu anadillerde de şarkılar söylenseydi, bugün nasıl bir ülkede yaşardık?! Hele siz buna bir kafa yorun!


Ali İhsan Aksamaz, yusufbulut.com ,04 Mart 2012
aksamaz@gmail.com



Lazlara İlişkin İki Kitabın Hikâyesi ve Tanıklıklarım - Anılarım






Lazlara İlişkin İki Kitabın Hikâyesi ve Tanıklıklarım - Anılarım


Mecit Çakırusta’yı tanırsınız; geçen yıl Şubat ayında “Dutxuri P’alik’ari”  adlı kitabı “Lazika Yayın Kollektifi”nden yayınlanmıştı. Ben kendisini abartısız elli yıldır tanırım; ailecek görüşürüz; komşuyduk; babamın eski tanıdıklarından bir tanesidir. Kendisinin Pendik’te bir mekânı vardır; orayı işletir uzun yıllardır.

            Eskiden evim Topkapı civarındaydı. Topkapı’dan Pendik’e gitmek, ziyarette bulunmak ve dönmek insanın tam bir gününü alıyordu. 1996 başıydı. Bir gün kendisini ziyarete gittim. İşlettiği kahvehanedeydi. Beni görünce çok sevindi. Oturduğu masada kendi emsali birkaç kişi daha vardı. Beni de buyur etti; onlarla tanıştırdı. Yanlış hatırlamıyorsam, masadakilerden biri hariç tamamı Laz idi. Kimi Ardeşen’den, kimi Arhavi’den, Kimi Hopa’dan. Benimle tanışma faslı bittikten sonra, ben gidince ara verdikleri konuşmalarına ben hiç orada yokmuşum gibi devam ettiler. Konu günlük politikaydı. Kimisi iktidarın politikalarını, kimi muhalafetin söylediklerini savunuyordu. Ne iktidar partisi ne de muhalefet partisi beni ilgilendiriyordu. Konu bir sistem sorunuydu. Bu sistem değişmedikçe hiçbir iş yoluna girmeyecekti; böyle inanıyordum. Bu sebeple de tartışmalarına katılmayı tercih etmedim. Zaten; oldum olası siyasetle uğraşmadım, hiçbir siyasetçinin de hayranı olmadım. Onları dinlemekle yetindim. 

            Çaylar geldi; içildi. Ardından bir daha. Bir süre sonra konu değişti. Lazlar üzerine konuşmaya başladılar. Konu döndü dolaştı, Lazların kökenine geldi. Konuşmaları beni hayrete düşürüyordu: Laz olmaktan, Lazca bilmekten ve Lazcayı konuşmaktan gurur duyuyorlardı. Lazcanın ölmemesi gerektiğini söylüyorlardı. Ancak bunun nasıl olacağına hiç kafa yormuyorlardı. Tılısımlı bir gücün  Lazların elinden tutmasını istiyorlardı adeta.

Konuşmalarının en ilginç yanı, birisinin; Lazların Orta- Asya’dan geldiğine ilişkin söyledikleriydi. “Ben Lazların Orta- Asya’dan geldiğini bir kitapta okudum. Bir profesör böyle yazıyordu. Koca profesör neden yanlış yazsın ki?! O kadar okumuş. Hem adam yanlış şey  yazsa, orada tutarlar mı?” diyordu bu yaşlı Lazlardan biri. Bir diğeri ona katılmıyordu ama, Lazcanın Ural- Altay dil grubundan olduğunu söylüyordu. Bir başkası, “Lazcada bazı kelimeler, Fransızca’da, İtalyanca’da bile var. Mesela; skala, makarna, mancare..,” diyordu. Ardından da ekliyordu, “bence İtalyanca (yemek) mancare ile Lazca cari arasında bir bağlantı var. Sanırım İtalyanca’ya Lazca’dan girmiş!” Bir başkası bütün bu son söylenenlerden sonra, lâfı  Lazcanın, Hint- Avrupa dil grubundan olduğuna getirmeye çalışıyordu. Bu noktada müdahale etme ihtiyacı hissediyor ve bu konularda çeşitli teoriler bulunduğunu, bütün bunların pek bir önemi olmadığını belirtmekle yetiniyorum. Dediklerime itiraz etmiyorlar. Bir diğeri, beni destekler mahiyette, Lazların Doğu Karadeniz’de yerli bir  halk olduğunu söylüyordu.

İşi olduğu için masadan kalkıp gidenler, arada gelenler- gidenler oldu. Ancak masada konuşulan konu hiç değişmedi. Konu; Lazlar ve Lazca idi.

Bir ara söz Megrellere geldi. Onlar “Mergel” diyorlardı. “Mergelden dönmeyiz, “diyenler oldu. Resmî ideoloji ve resmî tarih tezleri, insanları ışıksız bırakmıştı. Kendi halkımızın geçmişi hakkında, bu konulara meraklı insanlar olarak bizler de yeni yeni birşeyler öğreniyor; yazıyor ve paylaşıyorduk. Bu insanları kendi halklarının geçmişi hakkındaki yanlış bilgilerinden veya bilgisizliklerinden  dolayı kınamamak, hor görmemek gerekiyordu.  Resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerinin varlığından kimsenin haberi yoktu. Böyle olunca da, bütün kötülüklerin anası resmî ideoloji ve resmî tarih tezleriyle yüzleşmek, hesaplaşmak söz konusu olamıyordu. Hopalı Faik Efendi’nin ateşlediği Laz kimlik mücadelesinden, Sovyetler Birliği Lazlarının bir zamanlar sahip oldukları “kültürel haklar”dan ve Sovyet Lazları Halk Önderi İskender Tzitaşi’den de haberleri yoktu.

Bir ara lâf, “Ant Yayınları”nın budayarak yayınladığı “Lazlar’ın Tarihi” adlı kitaba geldi. Orada bulunan hemen herkes bu “Lazlar’ın Tarihi” adlı kitaptan haberdardı. Kimi kitabı okumuştu, kimi ise, hiç okumamış olmasına rağmen, kitabın içeriğinden haberdardı. Bu kitabın, “Lazlar Gürcüdür; Lazca Gürcücedir” tezine hepsi de kızıyordu. “Bizim neremiz Gürcü? Gürcüler ayrı biz ayrıyız,” diyorlardı. Hele; “Lazca Gürcücedir,” söylemine çok kızıyorlardı. “Lazlar’ın Tarihi” adlı kitabın yalnızca Lazca bölümlerini çok beğendiklerini de hiç saklamıyorlardı.

Bir ara, Mecit Çakırusta, sözü “Ogni Dergisi”ne getirdi. Oradakilerin hepsi “Ogni Dergisi”nden de haberdardı. Mecit Çakırusta, “Ogni Dergisi”ne bu adı kendisinin verdiğini belirtti. Bu yaşlı insanlardan bazıları “Ogni Dergisi”ni okumuştu; nüshalarına bile  sahipti. Kimileri ise, “Ogni Dergisi”ni hiç okumamış, hiç görmemişti, ancak “Ogni Dergisi”nin onların algılarında saygın bir yeri olduğu hemen anlaşılıyordu. Konuşmalarında, Lazlığa ilişkin ne istediklerini açıkça ifade edemiyorlardı; ancak Lazcanın yaşaması konusunda duyarlı oldukları görülüyordu. Bir kayguları vardı; “Barışçıl bir yol izleyelim; haklarımız için öyle şiddete başvurmayalım; kimse bizi kullanamasın; bu bize yakışmaz. Biz medenî insanlarız.”

“Ogni Dergisi”nden söz açılınca, gündeme 1993 yılı başında “Bugün Gazetesi”nde bir hafta süreyle yapılan anti-Laz yayın geldi. Mecit Çakırusta, bu yayın konusunda Ahmet Hulusi Kırım’ın payının olduğunu söyledi: “Ben, bazı gazetelere hiç güvenmem. Ahmet Hulusi Kırım, ‘Bugün Gazetesi’ne açıklama yapalım,’ deyince, ben itiraz ettim. Ancak beni dinlemedi. Sonunda da “Bugün Gazetesi” bir hafta aleyhimize yayın yaptı. O, ellerine koz verdi. Adlarımız hedef gösterildi. Cemil Memişoğlu arkadaşımız, Türkiye’yi terketmek zorunda kaldı. Laz Vakfını o zaman, o yüzden kuramadık. 1992’de “Aktüel Dergisi”ne söylediklerinden bir kısmı da yanlıştı.” Doğrusu; şaşırmıştım. Bunları bilmiyordum.

Yine çaylar içildi. Bir ara Mecit Çakırusta yanımızdan ayrıldı. Bir süre sonra, elinde üç -beş kitapla geri döndü. Hepimizin önüne, masanın üstüne birer kitap bıraktı. Büyük bir merakla kitabı aldım; önce ön ve arka kapaklarına, ardından da içine bir göz gezdirdim. Yeşil kapaklı, ders kitabı boyutunda bir kitaptı. Ön kapakta yazarın adı yer alıyordu: M. Recai Özgün. Kitabın adı ise, “Atmaca” idi. Ön kapakta bir çizim vardı. Bir adam arkası bize dönük olarak uzun ince bir yolda güneşe doğru gidiyordu. Basit bir çizimdi; siyah, beyaz, ancak bir adamı ve onun yolculuğunu anlatıyordu anlaşılan. İlginç geldi. Arka kapağı çevirdim: “Dostum, Yazar Özgün: (Kitabın Yazarı)” diye bir başlık altında yazarın biyografisi verilmiş. 1924 Arhavi doğumluymuş. 1973’de deftardarlık görevinden emekli olmuş. İş hayatına atılmış ve İstanbul’a yerleşmiş. Arka kapak yazısında  benim en çok ilgimi çeken, “… yerel bir dil olan ‘Lazca’ kullanılmıştır..” ifadesi oldu. Hemen kitabın sayfalarını karıştırmaya başladım. Yazar, kitabında yer yer Lazca dörtlüklere, atasözlerine, tekerlemelere, bazı ifadelere de yer veriyordu. Bu Lazca ifadelerin tamamını büyük harflerle yazmış. Bu Lazca ifadelerde ilk gözüme çarpan, (“Lazca Alfabe”)  “Lazuri Alboni”nin kullanılmamış olduğuydu. Bir şey söylemedim.

Bir yandan kitaba göz atıyor, öte yandan da kitap hakkındaki sohbeti dinliyordum. Meğerse masadakilerden bir tanesi de M. Recai Özgün imiş. Kitabın yazarı olduğunu öğrenince kendisini tebrik ettim ve bu tür çalışmalar yapmakla, Laz dili, kültürü ve  kimliğine büyük bir hizmette bulunduğunu söyledim. Çalışmalarına devam etmesi gerektiğine vurgu yaptım. Kitap, “Atmaca” başlığını taşıyordu. Bu sebeple masadakilerin sohbet konusu, bu kez atmaca avı, atmaca ile avcılık oldu. Kitabın fiyatını sordum.  5 (milyon) TL imiş. Hemen on adet satın aldım. Bir tanesini kendi adıma yazara imzalatttım. İmzaladığı tarih: 28. 01. 1996. Günlerden Pazar. Kitaplardan bir tanesini babam Faik Aksamaz için, bir tanesini Ahmet Hulusi Kırım için, bir tanesini İsmail Avcı Bucaklişi için, bir tanesini Yüksel Yılmaz için, bir tanesini Mehmedali Barış Beşli için, bir tanesini Mehmet Yavuz Türköz için imzalattım. Daha sonra da bu kişilere kitapları hediye ettim.

Kitabına olan ilgimden M. Recai Özgün ziyadesiyle memnun oldu. Bu arada; Mecit Çakırusta benim de Lazlara ve Lazcaya ilişkin çalışmalarım, makalelerim olduğunu söyledi. Ben de;  esas olarak “Ogni Dergisi”nde, “Birikim Dergisi”nde, “Tarih ve Toplum Dergisi”nde çıkan makale ve çevirilerimi bir dosyada topladığımı ve bu çalışmanın “Lazlar” adıyla yayınlanacağını belirttim. M. Recai Özgün çok sevindi. Kendisinin de, (kim olduğunu bilmediğim) Vali Amca dediği bir kişiyle birlikte Lazlara ilişkin bir çalışma yaptığını söyledi. Hangi konulardan bahsettiğini sordum. Pek açık bir cevap alamadım. Bu kez, hangi kaynaklardan faydalandığını sordum. Üç veya dört kitap adı söyledi. Kaynak olarak kullandığı kitaplarlardan bir tanesinin Fahrettin Kırzıoğlu’na ait  olduğunu söyledi. Yorum yapmadım; yine dinlemekle yetindim. Ancak kendisine, dilerse çalışmasında yardımcı olabileceğimi söyledim.

Üç-dört  saat kadar bu kahvehanede kaldım. Kış olduğu için, hava da çabuk karardı. Müsade istedim; kalktım. Mecit Çakırusta, M. Recai Özgün ve masadaki diğer insanlarla vedalaştıktan sonra, elimde satın aldığım on “Atmaca”yı taşıdığım sağlam bir poşetle kahvehaneden çıktım. Poşeti şöyle bir yokladım; eve kadar sorunsuz gideceğine kani oldum. Patlayan torbalarla birçok tatsız anım olmuştu. Bu sebeple tedbirli davrandım. Pendik tren istasyonuna yönelidim. Oradan, gelen ilk  trenle Haydarpaşa’ya geçtim. Vapurla da Eminönü’ne gittim. Oradan da bir otobüsle Topkapı’ya. Oldukça yoğun bir gün geçirmiş oldum.

Aradan bir süre geçti. Bir akşam eve işten  gelince, eşim bir telefon notum olduğunu söyledi. Malum; o zaman cep telefonu yoktu. Arayan Mecit Çakırusta’nın mekânında tanıştığım M. Recai Özgün imiş. Telefon numarasını bırakmış. Selam söylemiş. Vakit daha erkendi. Kendisini telefonla aradım. Vali Amca ile birlikte yazdıkları “Lazlara ilişkin” dosyasına katkıda bulunmamı istiyordu. Kabul ettim. Salı günü kendisini ziyaret edebileceğimi söyledim; boş günümdü.  Adresi verdi; ofisi Kadıköy’deki bir işhanındaydı. Şimdiki Ziraat Bankası’nın bankamatiklerinin bulunduğu sokaktadılar.

Günü geldiğinde gittim. Kendisi, oğlu, yeğeni ve birkaç dostu  beni sıcak karşıladı. Ayran, gazoz, çay gibi kimi küçük ikramlarda bulundular. Oturduk; sohbet ettik. Henüz Vali Amca ile müşerref olamamıştım. Nihayetinde yeğeni, bulundukları hanın hemen alt katındaki, karşı taraftaki fotokopi- ozolitçiye gitti. Kısa bir süre sonra elinde birkaç dosyayla döndü. Dosyaları, M. Recai Özgün’e verdi.  O da, bu dosyalardan birini bana uzattı, “İşte, Ali İhsan Bey,” dedi, “Vali Amca ile yaptığımız çalışma bu!” Dosyayı aldım. Dosyaya bakmadan bile bir şeyden emindim: Lazca yazımlarda (“Laz Alfabesi”) “Lazuri Alboni”, çok muhtemeldir ki,  kullanılmamıştı. Çünkü “Atmaca” adlı çalışmasında da aynı şekilde hareket etmişti.  Hem bu çalışmasında hem de diğer çalışmalarında bu alfabeyi kullanmaktan özenle kaçındı. Sebebini bilmiyorum; sormadım. Uzun Lazca makaleler, hayat hikâyesini de Lazca  yazmasını çeşitli zamanlarda önerdim; bundan da özenle kaçındı. Birkaç Lazca şiir çevirisi yaptığını biliyorum. 

Dosyaya ayaküstü şöyle bir baktım; sayılamayacak kadar Türkçe yazım hatası vardı. İlk gözüme bu çarptı. Kitapta bilgi hataları da çok fazla miktarda vardı. Onların da ötesinde Fahri Kırzıoğlu’dan uzun uzun  alıntılar yapmıştı. Bu dosya, adeta resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerinin bir resmî geçidi gibiydi. Anlaşılan bu çalışmayı yeniden yazmak ve düzenlemek gerekecekti. Bu da uzunca bir zamanımı alacaktı. Bu değişiklik ve düzenlemelere acaba kendisi ne diyecekti?! Dosya, şekil şartlarına da uygun değildi. Kaynaklar, dipnotlar kabul edilen ve kullanılan standartta değildi. Bir şey söylemedim. Yorum da yapmadım. Katkı sunup yardımcı olacağımı söylemekle yetindim.  Dosyayı yanımda getirdiğim çantaya itina ile yerleştirdim.

Vedalaştık; ofisinden ayrıldım

Kadıköy’den vapurla Eminönü’ne geçerken dosyayı çantamdan itinayla çıkardım ve şöyle bir göz attım. Bu kitap, Fahrettin Kırzıoğlu’nun yazdığı; Lazları, dillerini, kimliklerini yok sayan ve Lazların Orta-Asya’dan geldiği tezlerini yayan yayınlara çok yakın bir çalışmaydı.

Eve gelince hemen kitap üzerinde çalışmaya başladım. Çeşitli zamanlarda uzunca bir süre M. Recai Özgün ve Vali Amca’nın birlikte yazdığı söylenen bu çalışmayı  insanlara faydası dokunabilecek ve Laz kimlik mücadelesine katkı sağlayacak bir hale getirmek için yoğun bir çaba harcadım. Bütün bunları yaparken  maddî ve manevî şahsî hiçbir beklentim yoktu; kazancım da olmadı zaten. Tam aksine madî ve manevî fedakarlıklarda bulundum. Amacım; M. Recai Özgün’e ve Vali Amca’ya resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerine birer tokat attırmaktı. Kolektif bilince katkı sunma amacımdan başka bir niyetim olmadı. Bu konudaki az veya çok başarı beni tarifsiz memnun edecekti. Bu da yorulmalarımın karşılığı gelen bir ödül gibi bana yetiyordu.

Böylelikle M. Recai Özgün’ü Laz kimlik mücadelesine kazandırdım. Bir şekilde resmî ideolojinin uygulamalarıyla yüzleşmesi ve hesaplaşmasını sağladım. Hem “Kafkasya Yazıları” hem de  “Mjora” adlı periyodiklerin yayın kurullarına girmesini; makalelerinin yayınlanmasını sağladım. “Mjora” adlı periyodikin birinci sayısında  kendisiyle yapılan söyleşide anlattıklarıyla, otuzlu yıllarda  Laz çocuklarına karşı okullarda  uygulanan faşist uygulamaları açığa vurdu; bir döneme tanıklık etti.

M. Recai Özgün, ileri yaşına rağmen, kendisini sürekli olarak yeniledi. Sima Vakfı kuruluş çalışmalarında, tüzük hazırlanmasındaki telkinlerimi de dikkate aldı.  Orhan Bayramin, Munir Yılmaz Avcı ve benimle birlikte Sima Vakfı yayın organı “Sima”nın yayınlanmasında  katkı sundu; yazdı. Bütün bunlar, bir aydın olarak benim karanlığa karşı verdiğim mücadeledeki kazanımlarımdır.

 Bugün pek kimse farkında değil, ancak M. Recai Özgün bir bütün olarak ülkenin kimlik ve demokrasi mücadelesi kahramanlarından birisidir. Kıymeti gelecekte mutlaka anlaşılacak ve adı sonsuza dek anılacaktır. Bu ise, topluma hizmet ve bir insanın ailesine bırakabileceği en güzel mirastır.

O zamanlar malum; günümüzdeki kadar bilgisayar yaygın değildi. Daktilo kullanıyorduk. Bu ise, M. Recai Özgün ve Vali Amca’nın  çalışmasındaki düzeltiler konusunda çeşitli sorunların yaşanmasına sebep oluyordu.  M. Recai Özgün de o çalışmayı daktilo ile yazmıştı.

M. Recai Özgün ile sık sık telefonla görüşüyorduk. Yazdığı bazı bölümlerle ilgili fikir alışverişinde bulunuyorduk.Yapılması gereken  değişiklikler konusunda kendisine bilgi veriyordum. Böylece 1996’nın İlkbahar ve neredeyse de Yaz mevsimleri geçti. Nihayet katkı sunma çalışmam bitti.

Bir gün telefon ettim ve  M. Recai Özgün’ün  Kadıköy’deki ofisine gittim ve üzerinde uzunca ve dikkatlice dosyayı kendisine teslim ettim. O gün Vali Amca da oradaydı. Kendisiyle de orada müşerref olduk. İlk ve son olarak kendisiyle orada bir araya geldik. 1997 yılı olmalı; kendisini bir kez de Tellalzade Sokak’ta, caminin yakınında bir yerde gördüğümü hatırlıyorum. Başlarımızla selamlaştık; hepsi o kadar. Bir daha da ne kendisini gördüm ne de kendisinden haber aldım.

Sonradan M. Recai Özgün’den öğrendim; Vali Amca, bu çalışmadan çekilmiş. M. Recai Özgün, “önsöz”ün ilk bölümünde Necdet Kambur’un, ikinci bölümünde de Hasan Çelebi’nin değerlendirmelerini aktarmıştı.  Üçüncü kısa bölümde ise, bana teşekkür ediyor ve şöyle yazıyordu:

“Ayrıca genç dostum, Sevgili Ali İhsan Aksamaz’ın destekten de öte, büyük katkılarına işaret etmek istiyorum. Gerek kaynak bulmadaki yardımları, gerekse de kitabın yayına hazırlanmasında gösterdiği çabalar fedakârlık sınırını aşan bir düzede olmuştur. Bir kez daha katkısı olan dostlara teşekkür ederim.”

Esas olarak Ogni Dergisi”nde, “Birikim Dergisi”nde, “Tarih ve Toplum Dergisi”nde Megrel- Lazlara ilişkin çıkan makalelerimi ve çevirilerimi bir dosyada toplamış ve Çiviyazılarına, daha doğrusu Özcan Sapan’a çok önceden teslim etmiştim. Dosya, kitap olarak baskıya hazırdı; Kasım 1996’da da yayınlanacaktı. Kitap fuara yetişecekti. Kitabın yayınlanmasını sabırsızlıkla bekliyordum. Kitabımın kapağı da hazırdı. Kapağın koyu yeşil olmasını kararlaştırmıştık.  Kapak fotoğraflarını seçmiştim. Dizayn önerimle de  Özcan Sapan kapağı hazırladı.

Ön kapak, Lazların geçmişlerine ilişkin, onlarla bağlantılı alt değişik fotoğraftan oluşuyordu: Gonio kalesinden bir görünüm, dere üstündeki kemer köprünün fotoğrafı, kırık bir duvar Haç’ının görüntüsü, iki adet çakmaklı piştov ile bir kama kompozisyonunun fotoğrafı ve  bize özgü eski ince bir ağaç işçiliği örneğini yansıtan bir fotoğraf. Bu fotoğrafları, “Çveneburi Dergisi”nden Osman Nuri Mercan’dan emaneten aldığı albümlerden seçmiştim; öyle hatırlıyorum. Kendisi şişman olmasına rağmen, cömert bir insandır.  Arka kapak yazısını da yazdım. Daha doğrusu arka kapaktaki ilk üç paragrafı, bir zamanlar rahmetli Ünal Cuğ ve Hayri Ersoy Kutarba’nın yayınladıkları “Alaşara Dergisi”ne Lazlar hakkında önceden yazmış olduğum ve yayınlanan bir makalemden aldım. Lazların  geçmişini kısaca özetleyen üç önemli paragraf. 

Kitabım, Çiviyazıları’ndan çıkacaktı. Yayıncı Özcan Sapan ile anlaşmıştık. Aramızda yazılı bir anlaşma yapmaya bile ihtiyaç duymamıştık. Telif ücreti beklentim yoktu; zaten olamazdı da.  Piyasada dolaşan ve “Ant Yayınları”nın budayarak yayınladığını, çevirmeni Hayri Hayrioğlu’nun ağzından da bizzat duyduğum “Lazlar’ın Tarihi” adlı kitaba karşı resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini açığa vuran, Laz kimlik mücadelesine katkı sunabilecek bir kitabın yayınlanmasıydı tek amacım. Hemen Hatırlatayım;  İsim babası olduğum “Kafkasya Yazıları”nı da Çiviyazıları’ndan yayınlayacağımız günlerin arefesiydi. Nitekim 1997 İlkbahar’ında da “Kafkasya Yazıları”nı yayınladık; büyük sükse yaptı.

1996 Yaz mevsimi. Tarihi tam olarak hatırlamıyorum. Birgün M. Recai Özgün, beni telefonla aradı. Katkı sunduğum çalışmasını kitap olarak bastırmak istediğini söylüyordu. Nereden yayınlatmayı düşündüğünü sorduğumda, “Atmaca” adlı kitabı yayınlattığı matbaa ile görüşeceğini söyledi. Özel yayın olacaktı, “Atmaca” gibi  yayınlandığından hiç kimsenin haberi bile olmayacaktı. Bir yayınevinden çıkmasının daha iyi olacağını söyledim. Ancak tanıdığı yoktu. Bu durumda  aklıma ilk gelen Çiviyazıları oldu. M. Recai Özgün’den birkaç gün izin istedim.

 Bu süre içinde dosyasını, o sözünü ettiği matbaadan yayınlatmasını ertelemesini istedim. Benden cevap beklemesini tenbihledim. Konuyu önce “Nart Yayıncılık”dan Hayri Ersoy Kutarba’ya bir şekilde çıtlattım. O sıralarda Hayri Ersoy Kutarba, adeta meteliğe kurşun atıyordu durumdaydı. Ekonomik durumu hiç de iyi değildi. Bir sürü kitap yayınlamış; isteyene de göndermiş, paralarını bir türlü alamamıştı. Ekonomik darboğazdan geçiyordu. M. Recai Özgün’ün çalışmasını ancak para verebilirse “Nart Yayıncılık”tan  yayınlayabilirdi; bunu anladım. Bunu bile bile Hayri Ersoy Kutarba’ya bu çalışmanın “Nart Yayınları”ndan yayınlamasını teklif dahi etmedim.

Lazlara ilişkin yayınların, kimlik mücadelesine daha fazla katkı sağlayacağı düşüncesiyle, aynı yerden yayınlanmalarının daha iyi olacağını düşünüyordum. Çünkü o zamanlar,  günümüzdeki kadar Laz dili, kültürü kimliğiyle bu kadar ilgilenen, yazan ve çizen donanımlı Laz aydını henüz çok yoktu.

M. Recai Özgün’ün dosyası hakkında Çiviyazıları’ndan yayıncı Özcan Sapan ile görüşmeye karar verdim. Birgün kendisine konuyu açtım. M. Recai Özgün’in kişiliği, yaşı, geçmişi, ilişkileri, hazırladığı dosyası ve benim bu dosyaya yaptığım katkıdan kendisine bahsettim. Konuya sıcak baktı. M. Recai Özgün’ü kendisiyle tanıştırmak istediğimi belirttim. Memnun oldu. Ancak bazı çekince ve itirazları vardı; şöyle dedi: “Bak Ali İhsan, biliyorsun senin kitabın baskıya hazır. Kapağı da hazır. Hepsi bilgisayarda. Kasım’da da yayınlanacak; kitap fuarına yetişecek. Bir yayınevinden aynı konuda iki ayrı  kitap çıkmaz. Ama sen istiyorsan, amcayı getir; tanışalım.”

Nihayetinde kısa bir süre sonra M. Recai Özgün’ü  Kadıköy’deki ofisinden aldım ve yine Kadıköy’de, Caferağa Kapalı Spor Salonu’nun hemen karşısında bulunan “Çiviyazıları”na götürdüm. Yayıncı Özcan Sapan, bizimle ofisinde görüştü. M. Recai Özgün, Özcan Sapan’ın ofisine hayran kaldı. Gerçekten de bu ofis hayran kalınmayacak gibi değildi. M. Recai Özgün, Özcan Sapan’ın sergilediği eski pipoları, eski plakları, radyo- pikabı, film oynatma makinası ve diğer antika aletlerini gördü; etkilendi; yakından inceledi. Özcan Sapan’ın Türk Sanat Müziği’ni sevdiğini ve  briç oynamaktan zevk aldığını öğrenince aralarında çabucak bir samimiyet doğdu.

Söz, M. Recai Özgün’ün çalışmasına geldi. Elinde taşıdığı torbadan dosyasını çıkardı ve Özcan Sapan’ın oturuyor olduğu masanın üzerine bıraktı. Özcan Sapan, “Ali İhsan, bana konudan bahsetti. Ben de okuyup size görüş belirtirim,” dedi. Çaylar içildi. İkram edilen o leziz kurabiyeleri de büyük bir iştahla yedik. Ben, konuşmalarına hiç karışmadım. Yalnızca onları dinledim. Arada bir bana da bakıp konuştukları zaman, dinlediğimi onlara göstermek için başımı sallamakla yetindim. Bir saat kadar orada kaldık. Artık ayrılık saati gelmişti. M. Recai Özgün ve Özcan Sapan birbirlerine kartvizitlerini verdiler, telefonlarını aldılar. Görüşmeleri bitti. Özcan Sapan, kendi kitaplarından birkaçını M. Recai Özgün’e hediye etti.  M. Recai Özgün ile birlikte oradan ayrıldık. M. Recai Özgün’ü otobüs duraklarının  bulunduğu meydana, şimdiki karakolun bulunduğu yere kadar  götürdüm; evine gidecekti. Bir süre otobüsü bekledik. Otobüse kendisini bindirip uğurladım. Ben ise, geri döndüm. “Nart yayınları”na gittim ve Hayri Ersoy Kutarba’yı ziyaret ettim; sohbet ettik.

Birkaç gün sonra yine Özcan Sapan ile bir araya geldik. M. Recai Özgün’ün dosyası üzerine görüşlerini belirtti: “Bu dosya basılabilir. Ancak daha önce dediğim gibi, senin kitabınla, M. Recai Özgün’ün bu çalışması paralel konuları işliyor. Hem senin hem onun kitabını aynı anda yayınlayamayız. Senin kitabın büyük ölçüde hazır. Fuar’a kadar yayınlanmış olur.”

Bir an düşündüm: M. Recai Özgün oldukça yaşlı bir insandı. Kimliğini de seviyordu. Birçok hata ve yanlışına rağmen, bir kitap yazmış ve benim katkılarıma da hiç itiraz etmemişti. Ben daha gençtim ve bir süre daha, hatta bir yıl daha bekleyebilirdim. Laz kimliği konusuna, ileri yaşlı birisinin eğilmesi ve eser ortaya çıkarması hedef  kitlede daha etkili olabilirdi. Özcan Sapan’a şöyle dedim: “Ben kitabımın yayınlanmasını bir süre geri çekiyorum.” Özcan Sapan ekledi: “En az bir yıl!” “Tamam,” dedim ve hakkımı, gıyabında M. Recai Özgün’e vermiş oldum.  Yalnızca yayın hakkımı değil, büyük bir özenle seçtiğim fotoğraflarla ve eski bir makalemden seçilmiş arka kapak yazısıyla düzenlenmiş kapağı da M. Recai Özgün’ün çalışmasına devretmiş oldum.  M. Recai Özgün’ün kapağa, özellikle de Haç’a itiraz edeceğini düşünmüştüm. Oysa O, çalışmasına yaptığım katkılar gibi, kapağı da itirazsız kabullenecekti.

Bu müjdeli haberi M. Recai Özgün’e hemen telefonla bildirdim. Sevindi. Hem matbaaya para vermekten kurtuluyordu hem de kitabı bilinen bir yayınevinden yayınlanacaktı. Kitap depolama, kitapları okuyucuya ulaştırma gibi sıkıntıları da olmayacaktı. İkinci kez M. Recai Özgün’ü ve Özcan Sapan’ı buluşturdum. Bu sefer konu sözleşme ve telif konusu idi. Genelde yazarlar, kitaplarının çok satacağını ve yayınevlerinin de kendilerini kazıklayacağını düşünürler. Bu görüşmede, M. Recai Özgün’de böyle bir yaklaşım ve güvensizlik sezinledim. Ben yine konuşmalarına karımadım. Yalnızca onları dinledim. Yine ikram edilen o kurabiyeleri çay eşliğinde yemekle meşgul oldum. Özcan Sapan da, M. Recai Özgün’ün bu telif ve sözleşme konularında bir kaygusu olduğunu sezinlemiş olmalı ki; “Siz istediğiniz şekilde bir sözleşme hazırlayın; getirin; ben kabul ediyorum, imzalarım” diyerek oldukça centilmence bir tavır gösterdi. Nitekim bir süre sonra, bir başka gün birlikte yaptığımız üçüncü toplantımızda Özcan Sapan, M. Recai Özgün’ün iki nüsha olarak hazırlayıp imzaladığı sözleşmenin iki nüshasını da iyice okumadan imzaladı; bir nüshayı M. Recai Özgün’e  kibarca uzattı, diğer nüshayı da itinayla çekmecesine koydu.

Karşılıklı iyi niyet ifadelerinden ve benim de her ikisini tebrik etmemden sonra Özcan Sapan şöyle dedi: “Şu dosyayı önce edebiyat öğretmeni bir arkadaşımız var; ona okutturacağım. Sonra dizgisi olacak. Bu dizgiyi Ali İhsan okuyacak, gerekirse yeniden katkı sunacak. Baskıdan önceki halini tekrar size okutturacağım Recai Amca.” Özcan Sapan, Kitabın adının “Lazlar” olacağını da belirtti.
Böylece o gün, kesin olarak kitabımın adını, kapağını ve yayınlanma zamanını hiçbir karşılık beklemeden M. Recai Özgün’ün dosyasına gönüllü olarak devretmiş oldum.

İsterseniz, şimdi de M. Recai Özgün’ün dosyasına, yukarıda çeşitli yerlerde belirttiklerimin dışında, ne gibi katkılar sunduğumdan da bahsedeyim kısaca. Kitaba bir bölüm olarak, “Laz Göçleri ve Nüfus Hareketleri” bölümünü ekledim. Burada eski ve yeni adlarıyla tarihsel Laz yerleşim birimlerinin adlarını ayrıntılı olarak verdim. “Genel Olarak Lazca” başlıklı bölüme,  rahmetli Ünal Cuğ ve Hayri Ersoy Kutarba’nın yayınladıkları “Alaşara Dergisi” için Peacock’un çalışmasından faydalanarak hazırladığım ve bu derginin Temmuz 1995/ 4. sayısında yayınlanan “Karşılaştırmalı Kafkas Dilleri Sözlüğü”nü de ekledim. Kitaba bir de “Kısa Kronoloji” bölümü ve “kaynakları”nü eklemeyi ihmal etmedi. Eklediğim bu bölümlere adımı yazmayı doğru bulmadım. M. Recai Özgün’ün Hopalı Faik Efendi ve İskender Tzitaşi’den haberi yoktu. Onlarla ilgili bilgileri de çalışmasına ekledim.

M. Recai Özgün; Wolfgang Feurstein/ Fahri Kahraman alfabesini kullanmamıştı; bu kitap çalışmasında kullanılmasını da istemedi.

Hatırladığım kadarıyla; Özcan Sapan, onbeş- yirmi gün kadar sonra M. Recai Özgün’ün  çalışmasının ilk çıkışını bana teslim etti. Böylece ilk tahsihe başlamış oldum. Ardından ikinci ve üçüncü tahsihleri yaptım. Artık söz M. Recai Özgün ve Özcan Sapan’da idi. Aradan çekildim. Kitap fuarı da yaklaşıyordu. Böylece M. Recai Özgün’ün dosyası “Lazlar” adıyla Kasım 1996’da birinci baskısını yaptı. M. Recai Özgün, 23 Kasım 1996’da bana imzaladığı bu kitabına şu notu düşmüştü: “Sn. A. İhsan Aksamaz’a . Benden çok emeklerinin anısına.”

“Lazlar”ın bende bir de üçüncü baskısı var. O baskı 2000 yılında yapılmış. M. Recai Özgün, o baskıyı da imzalayarak bana hediye etmişti.

Kitap ilgi uyandırdı. Tanıtmak için de çaba harcadım. M. Recai Özgün’ün “Lazlar” başlıklı bu çalışması haksız eleştirilere de uğradı, kendisine sataşıldı. Yine kendisini yalnız bırakmadım; sahip çıktım. “Hemşinli” bir akademisyen, Dr. E. Gürsel Ersoy, “Demokrasi Gazetesi”nin 6 Nisan 1997 tarihli nüshasına yazdığı “ Yetersiz Bir Laz Kültürü Araştırması” başlıklı makalesiyle M. Recai Özgün’ü, çalışmasını küçümsedi. Resmî ideoloji ve resmî tarih tezleriyle yüzleşip hesaplaşmayı göze alamayan  Dr. E. Gürsel Ersoy, Laz kimlik mücadelesi veren yaşlı bir insana saygı göstermeyi de bilemedi; resmî Ermeni ideolojisi ve tarih tezleri ışığında hareket etti; o talihsiz satırları bir “Kürt Gazetesi”nde yayınlandı.

M. Recai Özgün’ün çalışması, Lazları yok sayan ve Lazların varlığından rahatsız olan bütün resmî ideolojileri erbaplarını rahatsız etti. Ömer Yılmaz adlı MHP’li bir kişi tarafından Sinop’ta ayda bir yayınlanan “Bizim Karadeniz” adlı gazete ile Hemşinli bir akademiyenin yazdığı o talihsiz makaleyi yayınlayan “Demokrasi Gazetesi”nin Laz kimliğinden rahatsız olma noktasında buluşmaları oldukça ilginç bir rastlantıydı!

Lazların kimliklerine sahip çıkması, yalnızca "Türk" milliyetçilerini ve onların resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini savunanları değil, Türkiye’de Ermenistan’ın resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini savunan kimi “Hemşinli aydınları” da, Yunanistan’ın resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini savunan kimi “Pontoslu aydınları” da, Gürcistan’ın  resmî ideoloji ve resmî tarih tezlerini savunan kimi “Gürcü aydınları” da rahatsız etmişti. Hepsi de koro halinde hareket ediyordu: “Nereden çıktı bu Lazlar!”

Gelen bu tepkiler, doğru bir yolda olduğumuzu ve benim de kişisel olarak kitaba katkı sunmakla doğru bir iş yaptığımı gösteriyordu. Laz aydınları olarak, M. Recai Özgün’e sahip çıktık; “Demokrasi Gazetesi”ne ortak bir açıklama gönderdik.  O sıralar İsmail Avcı Bucaklişi ve Esat Sarı “105.7 Çevre Radyo”da “Tanura” adlı bir program yapıyorlardı. M. Recai Özgün’ün o radyo programına katılmasını ve kendisinin  nezdinde Laz Halkı’na yapılan saldırıya cevap verimesini sağladık.  Ben de konunun unutulmaması için bir makale yazdım; “Demokrasi Gazetesi”ne gönderdim.  Bu makale çok sonra “Kafkasya Yazıları”nın 1999 İlkbahar sayısında da yayınlanacaktı.

M. Recai Özgün, Kocaeli’de kurulan “Sima Vakfı”nın kurucuları arasında yer aldı. “Laz Muhammed” adlı çalışması 2004 yılında yayınlandı. Bu kitabı da “Çiviyazıları”ndan çıktı. Bu dosyasını da yayınlanmadan önce bana gönderdi; katkı sunmamı istedi. Yine severek “Laz Muhammed”e de katkı sundum. Çalışmasında kullandığı, Ermeni, Rum, Hemşinli ve Pontos halklarını düşman gibi gören veya gösteren kimi ifadelerin düzeltilmesi için önerilerde bulundum. Bütün halkların Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, Musevî olsun  kardeş olduğunu, milliyetçilerin ve çeşitli emperyalist ülkelerin halkları birbirlerine karşı kırdırdığına M. Recai Özgün’ün dikkatini çektim. 

M. Recai Özgün, en son olarak  “Türkçü" Orkun Dergisinin 50. sayısına “Türkiye Mozaik Değildir” başlıklı makaleyi yazan “Göktürk Ömer Çakır” adlı kişinin saldırısına uğradı; ancak yılmadı. Üretmeye devam etti.

M. Recai Özgün, 11 Temmuz 2004 Pazar günü aramızdan ayrıldı. Sevenlerini üzüntüye boğdu. Kendisini son yolculuğunda da yine yalnız bırakmadık. Pazartesi günü  Maşukiye’de toprağa verdik.

            Kendisi Laz kimlik mücadelesine ciddî  katkılar sunmuş bir Laz aydınıydı. Kendisini saygıyla anıyorum. Onun vefatından sonra, “M. Recai Özgün: ‘Tatara tititiri” başlıklı bir makaleyi kaleme alarak çeşitli yerlerde yayınlattım; anısının yaşamasını sağlamak istedim.

1996 Kasım’ında yayınlanamayan kitabım ancak bir yıl sonra yayınlandı. 1997 Kasım’ında yayınlanacak olan kitabım için bir başlık sorunu ortaya çıkmıştı. “Lazlar” başlığını kullanamazdık, o adın kullanım hakkını gönüllü olarak M. Recai Özgün’ün kitabına vermiştim. Şimdi başka bir ad bulmalıydık. Oldukça zorlandım. Birgün, Özcan Sapan telefonla aradı ve kitap için uygun bir başlık bulduğunu söyledi: “Kafkasya’dan Karadeniz’in Tarihsel Yolculuğu”. Hemen itiraz ettim: “Lazlar, tarihsel olarak yaşadıkları Doğu Karadeniz Bölgesi’nin yerli halkı. Bu başlık, Lazların bu bölgeye sonradan geldiklerini çağrıştırıyor.” Özcan Sapan, bu yolculuğun coğrafî bir yolculuk değil, tarih içinde bir yolculuk olduğunu söyledi ve bu başlık konusunda beni ikna etti. Böylece kitabımın isim babası Özcan Sapan oldu.

Şimdi sıra kapağa geldi! Kapağı Paxajans hazırladı. Yine Osman Nuri Mercan’dan  emanet olarak aldığım albümlerden birinden faydalandık. Ön kapak beyazdı. Bu beyazlık içinde, Kortuli Alboni ile bana Tzate Batsaşi’nin çok önceden Lazca olarak yazdığı mektubun bir bölümü yer alıyordu. Ön kapağın orta bir yerinde de sözünü ettiğim o albümlerden taradığımız renkli bir fotoğraf yer aldı.

“Kafkasya’dan Karadeniz’in Tarihsel Yolculuğu” da aynı M. Recai Özgün’ün “Lazlar” adlı çalışması gibi oldukça ilgi gördü; aynı şekilde de saldırıya uğradı. Ömer Yılmaz, Sinop’ta ayda bir yayınlanan “Bizim Karadeniz” adlı tabldot gazetenin Ağustos 1998/ 7. sayısında M. Recai Özgün’ün “Lazlar”, “Muhammed Vanilişi ve Ali Tandilava’nın “Lazlar’ın Tarihi” ve benim “Kafkasya’dan Karadeniz’e Lazların Tarihsel Yolculuğu” adlı kitaplarımızı hedef aldı ve bilindik ağızla bir linç kampanyası yürütmeye çalıştı. 2001’de Ali Rıza Saklı, internet ortamında yayınlanan “Net Gazete”de, durduk yerde benim “Alman ajanı” olduğumu ilân etti! Semih Tufan Gülaltay, “2003 yılında yayınlanan “Tanrıları’ın Türk’leri” adlı kitabında beni “bölücü” ve “Lazistancı tayfası”ndan olarak niteledi. En talihsiz ve komik “eleştiri” de yayın kurulu üyesi olduğum “Mjora” adlı periyodikin ikinci sayısında bir makalesi yayınlanan “bir dostumuz”dan geldi. 

2000’li yılların başıydı. İnternet Türkiye’ye yeni giriyordu. Bizlerin kimlik mücadelesi yapmamızdan, kararlı bir şekilde yazma ve yayın çalışmalarımızdan korkan ve adlarıyla ve akılları ve bilgileriyle bizleri eleştirecek cesaretleri olmayan kimlik ve kişilikleri meçhul ve hastalıklı kimi şahıslar internet ortamından da bizlere saldırmayı ihmal etmediler. “Kimi dostlar”ın yayınladığı bazı internet sitelerinin forum sayfalarında da bile “meçhul kişiler” tarafından hedef alındık, hedef gösterildik. Gariptir; kimi Laz aydınları ise, bize yapılan her türden saldırıyı ve çalışmalarımızı görmedi, görmek istemedi. Bunun yerine Lazların kimlik mücadelesinden rahatsız olan “Hemşinli kimi aydınlar” ile “Pontoslu kimi aydınları”n dümen suyuna girmeyi yeğleyenler oldu. Bunlar boyunlarına davul takıp “tokmakçı” aradılar. Ancak biz kendimizi geliştirmeye ve yenilemeye çalıştık. Kimsenin oyuncağı olmadan kimlik mücadelesine devam ediyoruz; yazıyoruz, çiziyoruz, yayınlıyoruz; Lazca dersler veriyoruz.

Mücadelemiz ve beklentimiz Laz kimliğinin tanınması ve geleceğe kurumsal olarak taşınmasıdır. Tarihsel Laz yerleşim birimlerinin Lazca adlarının resmî olarak kullanılması ve tabelalarda yer alması, okullarda anadili olarak Lazcanın ağırlıklı olarak okutulması, TRT’nin  Lazca radyo ve televizyon yayınları yapması, Lazların yaşadıkları yörelerdeki üniversitelerde Laz dili, edebiyatı ve tarihi  bölümlerinin ve enstitülerinin  açılması öncelikli taleplerimizdir. Bu talepler yalnızca Türkiye ile sınırlı değildir. Gürcistan Lazlarının da, Abhazya Lazlarının da, Rusya Federasyonu Lazlarının da kimliklerinin tanınması ve yaşatılması için ilgililerin tedbirler alması ve uygulamalar başlatması da beklentilerimiz arasındadır. Tabi bütün bu konu, kolektif algı ve yine kolektif mücadeleyi gerektirmektedir.

Pazartesi günü  Özcan Sapan ile telefonda görüştüm. Kitabımın mevcudunun kalmadığını söyledi. Kitabın yeni baskısını düşünüyoruz. Bu baskı için bir açıklama yazısı yazmam gerekiyor. Maceralı bir yayınlanma hikâyesi olan ve artık mevcudu da kalmayan, ancak içeriğiyle güncelliğini koruyan ve üstelik hakkında da tek bir eleştiri yazılmayan “Kafkasya’dan Karadeniz’e Lazlar’ın Tarihsel Yolculuğu” adlı çalışmamın ikinci baskısı ümit ederim yeni okuyucularıyla en kısa zamanda buluşmasıdır.


Ali İhsan Aksamaz, yusufbulut.com, 14. 02. 2013
aksamaz@gmail.com

https://www.youtube.com/watch?v=In_hi1Wp2Zg

“Romani nç̆aralobaşi irişen ʒ̆oxlemxtimu noʒ̆ile ren!”

      “Romani nç̆aralobaşi irişen ʒ̆oxlemxtimu noʒ̆ile ren!”     [ Goʒ̆otkvala : Ma A. Cengiz Bukeri doviçini dido ʒ̆anapeş ʒ̆oxle...